18 Eylül 2013 Çarşamba

Rakiple İşbirliği

(11 Ağustos 2013 tarihli Evrensel Gazetesi Pazar Eki'nde bir bisiklet dosyası vardı. İçinde güzel yazılar vardı. Aşağıda benim yazım bulunuyor.)




Bisiklet denince, matruşka bebekleri gibi, açıldıkça içinden farklı şeyler çıkan, işe yarayan bir araç olmanın çok ötesinde, bir kavramlar kümesi aklıma geliyor. Silsilenin en başında karne hediyesi olarak başlayan bisiklet, diğer uçta çevresel bilincin sembolüne dönüşür. Bu iki uç arasındaysa,  spor olarak yapıldığında, insana dair her türlü güzellik ve çirkinliği bir arada barındıran, oturup tefekküre dalınca, yaşama dair endash kimisi uçuk kaçık- çıkarsamalara bile varmayı sağlayan bir değerler zinciri bulunur. İki tekerlek, bir sele, gidon ve bir çekiş sistemiyle bu kadar geniş bir tayfa ulaşmak başka araçlar için pek mümkün değildir. Reklamcıların her tür çabasına rağmen, buzdolabı tek bir işe yarar. Çamaşır makinesinin dönen tamburuna bakarak felsefi açılımlara varmak için bayağı bir promil gerekir. Otomobil bile, bir yaşam biçimi diye pompalanan 888 değişik modele karşın, sonuçta insanı bir yerden bir yere götürür, o kadar. 
Çeşitlilik konusunda bisikletle yarışan tek araç sanat eseri dir. Sadece bir kitap/resim/müzik/heykel insana asıl amacından farklı şeyler hissettirir, başka mahallere, farklı ruh hallerine götürür. Ama sanat eserinin yaratıcısı bir başkasıdır. Elbette bisikleti de yapan biri vardır ama bisiklete binme hali nin tek sorumlusu insanın kendisidir. 
Bisiklet de bir sanat eseri olarak görülebilir


Bisikletin bu kadar katmanlı hale gelmesindeki en önemli neden, insan gücüyle çalışmasıdır. Yürüme hızının çok daha üstüne bisikletle çıkarken zaman ve mekan algısı değişir. Saatte 40 kilometre hızla yokuştan inerken, manzara, rüzgar ve sesler alışılanın çok dışındadır. Arabayla bir dakikada çıkılan herhangi bir yokuş, bisiklet üstünde, kendi ağırlığını oflaya poflaya yukarı taşırken, farklı bir şeye dönüşür. O yokuş bazen ulaşılması gereken bir amaç, bazen savaşılan bir düşman, formsuz bir günde ise lanetli bir şeytan olur. İşin güzel tarafı, bu farklı duygulara ulaşmak için bisiklete binmek de gerekmez. Televizyonu açıp bir bisiklet yarışının karşısına geçince de endash biraz empati yardımıyla- değişik boyutlara gidip gelmek mümkündür. Konuya Yahu saatlerce pedal çeviren adamları seyretmekten ne zevk alıyorsun? diye giren çok insan, çekimlerin güzelliğini gördükten, yarışın inceliklerini öğrendikten sonra, yaz sıcağında TV başında 3 hafta Fransa Turu nu seyreden yarı asosyal birine dönüşebilir. 
Bisiklet yarışının incelikleri dedik ama aslında tüm yol bisikleti yarışlarında ilk ve en önemli şey, hayatın da en önemli parçasıdır: Hava. Daha doğrusu bisiklet sporunda buna hava direnci diyoruz. Tüm yarış taktiklerinin temelinde hava direncini yenmek, bunu da en az yorularak yapmak vardır. Sporcular kuşları taklit edercesine grup halinde giderler. Büyük bir grubun ortasında giden yarışçı, tek başına harcayacağından daha az enerji tüketir (%40 a kadar). Böyle bir avantaj söz konusu olunca, haliyle tüm yarışçılar bunu kullanmak ister. İşte zurnanın zırt dediği, bisikletin diğer sporlardan ayrıldığı yer de burasıdır: Bisikletçi rakiple işbirliği yapar.  

Televizyonda görürsünüz. Farklı takımlardan 5-10 bisikletçi küçük bir grup olarak önde yol alırlar. Grubun önündeki kişi sürekli değişir. Öndeki sporcu bir süre rüzgarı göğüsledikten sonra (ya da usulünce söylemek gerekirse grubu çektikten sonra), biraz nefeslenmek üzere arkaya geçer, yerini bir rakibi alır. Biraz sonra, o da kayarak arkaya geçip sırayı bir diğerine bırakır (bunun da tabiri yatmaktır ). Bu küçük grup belki de yarış sonunda zafer için kıyasıya bir mücadeleye girecektir ama, önceki 100 küsur kilometre boyunca birbirine yardım eder, gerekirse su ve yiyecek paylaşır. Tüm sporlar içinde, insanı bisiklet sporuna aşık edecek ilk şey işte bu ikilemdir. Bu imeceyi izlerken, sporu bırakıp, insanlık, dayanışma, işbirliği, ortak bir amaç için fedakarlık gibi, bisiklet dışındaki bir çok kavram da billurlaşmaya başlar. Zaten bunlar olmasa, saatlerce pedal çeviren adamları seyretmekten ne zevk alınır ki?  
Dopingin son otuz yıldır çok kirlettiği bu spor, yine de başka güzellikleriyle o kiri pası biraz kapatıyor bence. Mesela pelotonun saygı gören bir yarışçısının kasabasından geçen bir etapta, o sporcunun öne atak yapıp ailesi ve dostlarını selamlamasına, kasabalı tarafından alkışlanmasına izin verilir. Bu çok zarif bir jesttir (elbette atak yapan sporcu tekrar gruba döner, bir kez ihanet ederse de bu unutulmaz, bütün kariyeri boyunca bu leke peşini bırakmaz). Ya da bir başka örnek: tuvalet molasında ve beslenme noktasında atak yapılmaz. Bu da zaman içinde, grubun ortak çıkarı için gelişmiş ve çok nadir ihlal edilen bir başka kuraldır (ve yazılı bir kaide değildir). Çünkü bir kez bu kural işlemez hale gelirse, kimsenin yarış içinde huzurla iki lokma atacağı yada mesanesini boşaltacağı bir fırsat doğmayacak demektir. Yılda 80-90 gün yarışan insanlar için, takdir etmek gerekir ki, bu büyük bir sıkıntıdır. 
  Elbette her şey bu kadar romantik ve erdemli değil. Dünyanın en ağır sporlarından biri olduğu kabul edilen bisiklet, dopingle iç içe geçmiş durumda. Sporcular her şeyi bilmelerine karşın, Omerta ya uyup on yıllarca susmuş, suça ortak olmuşlardır. Geçmiş büyük şampiyonların hemen hepsinin sahtekar ve yalancı olduklarının ortaya çıktığı bir spordan bahsediyoruz. Ama şampiyon olmak için değil, o yarışı son sırada da olsa bitirebilmek için doping yapanlar olduğunu bilince, belki öfke biraz yumuşar. Ama belki de yumuşamaz, hayata nasıl yaklaştığımızla çok ilgilidir bu. Böylesi ikircikli konuları, sabahın erken bir saatinde, ağaçlıklı sessiz bir yolda, bisiklet üstünde düşünmek çok güzel olur. 
(...)



15 Eylül 2013 Pazar

Kazananlar...Kaybedenler... Fransa Turu 2013




 Ne tembellik ne tembellik.... Şu yazının 3 hafta önce bitmesi gerekiyordu. Aslında çoğu bitmişti ama sıra bazı "kaybedenler"e gelince takıldım. İyiyi, güzeli yazmak daha kolay sanırım. Fransa Turu'nu o kadar yoğun yaşadıktan sonra, bir bezginlik de çöküyor, itiraf etmem gerek. "Her şey oldu bitti işte, ne söylenebilir ki?" kurdu kafaya girince yazı yürümüyor. Neyse, çok geç kaldım ama en azından bir okuyucuya verilmiş sözü tutmam gerekiyordu. 

Bu yazıda Fransa Turu'nun kazanan ve kaybedenlerine bakmaya çalışacağım. Aslında bu yarışı bitirebilmek bile büyük bir başarı olduğundan 169 kişinin hepsini kazananlar tarafına yazmak gerek. Fakat, yarışa belli bir beklentiyle giren, iddiasını yarış öncesi ortaya koyanlar olduğuna göre, onların aldığı sonuçlara göre bir sıralama yapabiliriz sanırım. Elbette tam bir liste olmayacak, süzgeçin üstünde kalanları yazacağım. 

Önce kazananlara bakalım: 




Chris Froome: Fransa Turu fatihinin dedikodusunu daha önce yapmıştım. Ekleyecek fazla şey yok. Froome gerçekten tüm rakiplerinin bir gömlek üstündeydi. Team Sky'ın yarıştaki hata ve zayıflıklarına karşın, kendi gücüyle (R. Porte'un da desteğiyle) tüm atak ve karşı taktiklere direndi. En iyi TT'ci ve yokuşçuydu. Kazanamayacağı bir parkur yok gibi duruyor. Yine de, Sky ve Froome, yarışı seyredenlerin saygısını kazandılar ama sempati kısmından emin değilim. Özellikle takımın hal ve tavırlarından, beni uyuz eden, ukala ve kasıntı titreşimler alıyorum. Froome ise -görünenin arkasına bakıp, kişiliğini daha iyi tanıdıkça- zamanla kalpleri fethedecek gibi duruyor. Halkla ilişkiler konusunda tecrübelenmesi ve bu konuda -Team Sky kanunlarını bypass ederek- bir danışmanla çalışması şart. Önceki yazıda bahsettiğim diğer rezervlerim baki kalmak üzere başını hafifçe okşuyorum... 

Nairo Quintana: Kanımca TDF 2013'ün en büyük "keşfi" Quintana oldu. İşi bilenler 2012'den beri ondan bahsediyorlardı aslında. Yine de, en güçlü performansını Temmuz ayında göstererek yeni bir yıldız oldu. Kolombiyalılar, 1980'lerde de Fransa Turu'nda esip gürlemişlerdi ama bu defa resmen yağdı. 23 yaşında, hem GK ikinciliği, hem Benekli Mayo, hem de Beyaz Mayo kazanmak az buz iş değil. Quintana, yol bisikletinin klasik öyküsüne sahip. Fakir bir ailenin, okula gitmek için bisikletiyle dağlar aşmak zorunda kalan kavruk evladı (İsmail Burak Bal'ın yazısını hatırlayalım). Böyle bir sürü hikaye var aslında duymadığımız. Nairo'nun şansı, potansiyelini gören ve itekleyen babası, bisiklet kültürü zengin bir ülkenin evladı olması, fırsatları kullanacak zeka ve iradeyi göstermesiydi. Aslında TdF'a, Valverde'nin baş domsetiği olarak geldi ama liderinin yaşadığı sorunlardan sonra önü açıldı ve potansiyelini gösterdi. Artık yapması gereken daha çok çalışmak, daha iyi bir TT'ci olmak, İngilizce öğrenmek ve 2-3 yıl sabretmek. Bu duygularla,  Nairo'nun yanaklarını şefkatle sıkıp sıkıp bırakıyorum. 




Peter Sagan: İki yılda iki Yeşil Mayo... Adam bana bile satın aldırdı sonunda fıstık yeşili formayı. Hem sprinter, hem yokuş çıkabiliyor. Öküz gibi güçlü ve fırlama. O da 90'lar kuşağının en iyilerinden olacak. Özellikle Bahar Klasikleri için taktiksel anlamda daha gelişmesi gerekse bile Fransa Turu puan klasmanını uzun yıllar kimseye bırakmayacak gibi duruyor. Tarihe çok büyük bir bisikletçi olarak geçeceği kesin. Fırlamalığını karizmayla tamamlarsa reklamcıların da bir numaralı yıldızı olacak. Onu "Aferin lan Peter!" diyerek ensesine şaplakla ödüllendiriyorum. 

Joaquim Rodriguez: Purito yine kazanamadı ama son üç Büyük Tur'un podyumunda yer almayı başardı. Katusha'ya geçtiğinden beri aldığı paranın karşılığını veriyor. Bu Tour'da da, özellikle son hafta, en kuvvetli kalan 3 kişiden biriydi (Chris, Nairo). ITT'lerde eskiye göre daha az zaman kaybederek, yokuşlarda inat ve güçle karşı koyarak yarışın son gününde de Contador'u geçmeyi başararak Şanzelize'de kürsüye çıktı. Bundan sonra Vuelta'da koşacak. Dinlenmiş ve tekrar forma girmiş bir Rodriguez Kırmızı Mayo adayı olur. Bunu söylediğime inanamayarak elini sıkıyor ve sırtına dostça vuruyorum. 

Marcel Kittel: Geçen sene, ishalden dolayı yol kenarlarını batıra batıra yarıştan çekilen biri için 2013 Fransa Turu'ndan daha iyi bir geri dönüş olamazdı. Kittel sadece 4 etap kazanmadı, Sarı ve Yeşil Mayo'yu da giydi. Ayrıca sevimliliği, nezaketi, anti-doping söylemindeki tavrıyla da yol bisikletinin Almanya'da tekrar yükselişini sağlayacak gibi duruyor. Saçlar bir felaket ama gençliğine vermek gerek. Madem çok Türk arkadaşı var, alışkındır. Seni yanaklarından öpüyorum Marsel! 


Saçlara gel!!!


Roman Kreuziger: Kimileri lider doğar, kimileri liderliğe yükselir. Bazıları da gençken gösterdikleri o parlak ışığı zamanla kaybederler. Kreuziger kendi kuşağının en iyi genç etap yarışçılarından biriydi. 2004'de Gençler Dünya Şampiyonu olmuştu. 2008 ve 2009'da iki önemli tur kazandığında daha 23 yaşındaydı. Ancak Liquigas'da geçen 4 yıl bu iki zafer dışında ona fazla başarı getirmedi. Her zaman iyiydi ama "büyük" olmasını sağlayacak o küçücük kuvantum sıçramasını hiç yapamadı. 2011'de Astana'yla bir Giro Beyaz Mayo başarısı var ama Kazak takımı potansiyelli gençleri heder etmesiyle bilinen bir mecra. Hayal kırıklıklarıyla dolu 2 yıldan sonra "lider" olmaktan vazgeçti ve Contador'un baş domestiği olmayı seçti. Belki liderlik rolünün psikolojik baskısını kaldıramadı, belki antrenman programı yanlıştı. Bir adım geri atarak Contador'un kurmayı olmayı seçince şansı da döndü. Bir başdomestik için harika bir sezon geçiriyor. Amstel Gold gibi bir klasiği son derece akıllıca kazandı, İsviçre Turu'nda 3. oldu. Bence, Fransa Turu'nda, Contador'a defalarca yardım etmek için kendini helak etmese, yarışı beşinci sıra yerine Rodriguez'in önünde bitirebilirdi. Ama "yokuş domestikleri"nin kaderi bu. Çek sporcu bu görevi harika yaptı. Kreuziger eğer 30 yaşına doğru bir performans sıçraması yapıp "Paşa" olmazsa kurmay albaylıktan emekli olur, arada iyi de para kazanır. Militarist olmadığım için kendisine asker selamı vermiyorum, bir Budweiser Budvar ısmarlayıp elini sıkmakla yetiniyorum. 

Kreuziger ve Contador

Rui Costa & Movistar: Tam adı Rui Alberto Faria da Costa. 23 yaşında masmavi gözlü bir Portekizli. Costa da ne zamandır radarın altında uçanlardan. 2011'de Fransa Turu'nda da bir etap kazanmıştı. Son iki yıldır Tour de Suisse'in de GK şampiyonu. Bu sene Valvede ve Quintana'yla beraber TdF2013'e geldiğinde beklentiler, genel klasmandan çok etap peşinde koşacağı yönündeydi. Ancak Valverde'nin jantını kırdığı o meş'um 13. Etap'ta liderini bekleyip 10 dakika kaybetmeseydi klasmanda daha iddialı bir yere gelebilirdi diyenler de var. Ama işte bu noktada katman katman bisiklet sporu bir başka "yin ile yang" ikilemi daha sunuyor bize. Eğer klasmanda iddialı olsaydı iki harika etap kazanmasına izin verilmezdi (16. & 19. Etap). 


Rui Costa Movistar'da ikinci keman olmaya devam edecek mi?

Movistar takımı da Valverde'nin şanssızlığına fazla üzülmedi açıkçası. Giro'da 4 etap kazanmışlardı. Fransa'da da Rui Costa ve Nairo Quintana ile 3 etap zaferi, 2 mayo ve Genel Klasman ikinciliğini kazandılar. Takımın genlerinde bu var aslında. Banesto <=> Indurain desek sanırım yeterli olur. Caisse d'Epargne zamanında da siyah-kırmızı mayolarıyla az zafer kazanmadılar. 2008'den beri takımın başındaki Eusebio Unzue'nin önümüzde bir amacı daha olacak. Valverde'nin son döneminden bir Vuelta, Rui Costa'dan hem klasikçi hem genel klasmancı, Quintana'dan da bir Fransa turu şampiyonu çıkarmak... Rui Costa'yı tutabilirse elbette.

Orica GreenEdge: Yarışın daha ilk haftasında iki etap zaferi kazanan, 2 ayrı sporcusu dört gün boyunca Sarı Mayo'yu taşıyan kangurular yarışın bir başka kazananı oldu. İlk etaptaki otobüs faciası ve yarışın geri kalan bölümlerinde ortalarda gözükmemeleri methiyenin düzeyini daha da artırmama imkan vermiyor. Takım hala bir GK sporcusuna sahip değil, bu eksiklik hissediliyor. Simon Gerrans'ın, Calvi'de Sagan'ı sprintte geçmesi ne kadar iyi, güçlü ve "multi-disipliner" bir yarışçı olduğunu gösteriyor. Milano-Sanremo'da yeteneğini görmüştük zaten. Takımın şimdilik en büyük sıkıntısı ise sprinter Matthew Goss'un sessiz olması. Tüm takıma parmak arası terlik hediye ederek sıcakkanlılıklarına gönderme yapıyorum. 


Happy Aussies!!!



Mansiyonlar... Genelde resim ve öykü yarışmalarında "mansiyon kazananlar" olarak geçen "mansiyon", Fransızca'daki "mention honorable" lafından dilimize geçmiş. Aslen "[Adı] şerefle anılanlar" anlamına gelir ki bu daha güzel duruyor. Önce Richie Porte'u yazmak gerekir elbette. Çoğu yokuş etabında Froome'u tek başına çekti. İki etapta zaafiyet gösterdi ama L'Alpe d'Huez'de takım arabasına gidip, aldığı enerji jelleriyle liderini beslemesi bence Froome'a yarışı kazandırdı... 32 yaşındaki Cristophe Riblon yarışın en güzel, en mitik yokuşunu kazanırken son derece akıllı bir atak yaptı. Riblon -Polonya Turu'ndaki performansını da göz önüne alarak- yokuş etaplarında girdiği kaçış gruplarının korkulan ismi oldu artık. Sarı Mavic ayakkabılarından tanımaya gerek kalmadı artık, tüm seyredenler geniş omuzlu, kirli sakallı Riblon'u hemen ayırt ediyorlar... Jan Bakelants da RSLT'nin ışığı oldu. Ajaccio etabındaki zeki ve riskli kaçışı ona etap zaferi ve Sarı Mayo getirirken, yarış boyunca hep aktifti. Seneye Klasikler'de ona daha çok dikkat etmek gerekir... Matteo Trentin (OPQS) ve Dan Martin de (Garmin Sharp) kazandıkları etaplarla yarışa tat kattılar. Son bir mansiyon daha var ama o en aşağıda... 


Cristophe Riblon L'Alpe d'Huez'de kazandı ama Fransızlar'ın şerefini kurtaramadı


"Tamam hadi!! Kaybedenlere geçelim artık..." sesleri duyuyorum. İnsanoğlu böyle işte... Başarı yerine başarısızlığın hikayesini dinlemeyi tercih eder, kendine ait olmadığı sürece. Unutmayın ki, aşağıdaki isimler dünyanın en zor yarışını bitirmeyi becermiş süpermenlerdir. Herhangi bir Türk'ün Fransa Turu'nu, değil bitirmek, katılmayı bile daha başaramadığını hatırlatmak isterim. Ona göre okuyun, insaflı olun ;-)) 
Alberto Contador: Yarışın en büyük kaybedeni elbette. İkisi geri alınmış da olsa 7 Büyük Tur kazanmış bir sporcunun bu derece "ortalama" bir Fransa Turu geçirmesi herkesi şaşırttı. Contador'un, yokuşlarda alıştığımız hızlanışını hiç  göremedik. Hatta Mont Ventoux'da Froome'a sadece 30 metre dayanabildi. Dağlarda farkını koyamayan El Pistolero, ITT'lerde de eski formunda değildi (bu arada "Silahşör" lakabı ortadan yok oldu farkındaysanız, ama arka arkaya "Contador" yazmak istemeyen muharrir tabancanın ipine sarılmaya devam ediyor). Alberto, antrenörleri ve Riis, şapkayı önlerine koyup iflas eden paradigmayı nasıl değiştirecekleri düşünmek zorundalar. Şimdiki kadarki çalışma yöntemleriyle Froome'u geçmeleri mümkün değil. Yeni antrenman metotları mı geliştirirler, farklı performans artırıcı önlemleri mi uygulamaya alırlar bilemem (valla doping ironisi yapmıyorum). 

Aslında Alberto hala yarışlara büyük heyecan katmaya devam ediyor. 13. Etap'ta Froome'u tuzağa düşürmesi, Col de Sarenne inişinde atak yapması, yarışı ne kadar istediğini gösteren işaretlerdi. Ama yokuş yukarı değil de yokuş aşağı atak yapmaya başlamışsa sorun büyük demektir! Movistar'ın, Froome'u hedef almak yerine, Contador'u geçmeyi düşünerek Saxo ile ittifaktan kaçması da İspanyol sporcunun iyi bir derece almasını engelledi. Son olarak, "Büyük Turlar'ın son haftalarında daha formda olurum" diyen Alberto'ya biraz dudak kıvırmak gerek. Yarışın son yokuşu Semnoz'da Quintana ve Rodriguez onu perişan ettiler. Bunu da düşünmesini tavsiye ederek onun elini okşuyor ve soran bakışlarla bakıyorum... 




Alejandro Valverde: Aslında Valverde kariyerinin en iyi TdF'ını koştu demek hata olmaz. Ama bir bahtsızlığı var bu yarış özelinde. Mutlaka ve mutlaka başına bir şeyler geliyor. Bu defa da son derece anlamsız bir etapta jantını kırıp 9:54 kaybetti. Valverde, yaşı ve yeteneği itibarıyla artık Fransa Turu genel klasmanını kovalamayı bıraksa iyi olur. Yokuşlu klasikler, belki Vuelta ona daha uygun gibi gözüküyor. Zaten Vuelta 2013'e katılacak ama formunu tekrar kazanabilecek mi emin değilim. Purito'yla beraber yanyana çıkarlar yokuşları. Bir zamanlar çok sevdiğim bir yarışçıydı. Sonra o da doping batağına daldı, 2 yıl ceza aldı. Ama hiç özür dilemedi, suçlu olduğunu hep reddetti. İnanıyor muyuz? Nayır! O yüzden biraz buruğum kendisine. Zaten Ajaccio'da da suratıma bakmadı imza verirken. "Sana karşı eski hislerim yok artık Alejandro!!" Bu duygularla, ona bir tüp enerji jeli verip arkamı dönüyor ve uzaklaşıyorum. Anlayana...

La Republique Française: TdF'12'yi beş etap zaferi, Benekli Mayo ve ilk 10'da bir sporcuyla başı dik bitiren Fransızlar bu sene tek kelimeyle döküldüler. Ergenliği Fransız hocaların elinde heba olmuş biri olarak umurumda bile değil, beter olsunlar elbette, ama şaşırdığımı itiraf edeyim. Cristophe Riblon hariç hiçbirinden ciddi bir ışık göremedik. Sojasun, FdJeux ve Europcar yok hükmündeydiler. Teselli olarak söylenebilecek şey, gençler klasmanının ilk on sırasında 4 Fransız'ın oluşu ama en iyisi Quintana'nın 22 dakika gerisinde... Pierre Rolland'ın genel klasman hedefi balonmuş, kandırıldık. İki zamana karşı etapta toplam 11 dakika fark yiyen adam "Classement General de Mon Cul"de yer bulabilir ancak. Thomas Voeckler ise bu sene "kontenjan senatörü" olarak yarıştı. Bol şov, sıfır netice. Ne bir atak, ne bir "panache", hiçbir şey görmedik. 


Thibaut Pinot, geride kalmış, ümitsiz


Tabii Europcar'ın durumu, FdJeux ve Thibaut Pinot'nun spektaküler çöküşü karşısında geri planda kaldı. Pinot geçen sene güzel bir etap kazanıp yarışı ilk 10'da bitirince Rolland ile beraber "Yeni Fransız umudu" olarak lanse edilmişti. Fransız basını her sene birini gazlıyor böyle. 2014'de yemem artık. Neyse... Pinot meğerse yokuş inemiyormuş, onu öğrendik. Tam olarak böyle değil aslında. Öğrendiğimiz "kırılgan" bir mental yapısı oldu. "Bazıları örümcek veya yılandan korkar, ben süratten korkuyorum, bu bir fobi" diye demeç verdi, aklım almadı. E geçen sene her yerden indin monşer? Gençken geçirdiği bir kazadan dolayı inişlerde hep gergin olduğunu söylüyor. Kafamızdaki şeytanlar bir zayıf anımızı kollar zaten. Pinot, Col de Pailheres inişinde mental olarak bloke olduğunu ve inemediğini söyledi. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Bu psikolojik sorundan acilen kurtulması gerek. Yokuş çıkamazsan da bisikletçi olursun ama inemezsen?? Kendisine benim psikoloğun telefon numarasını verirken "Seneye halledersin, hiçbir şey için geç değil" diyorum... 
Cadel, Tejay ve BMC: BMC ve liderleri Tour'da öyle patladılar ki, toz bulutunda Andy Schleck'in 20.'liği bile dikkati çekmedi. Evans'ın, bu yaşında, Giro'yu da koştuktan sonra Fransa Turu'nda çok rekabetçi olması mucize olurdu, olmadı. Ama geçen senenin beşincisi VanGarderen'e ne olduğu büyük muamma. Mayıs ayında Kaliforniya Turu'nu kazanan Tejay'in, daha Pireneler'de liderin yarım saat gerisine düşmesi bana gizli bir virüsü düşündürdü ama daha bir açıklama yapılmış değil. Philippe Gilbert de kendinden beklenenleri gösteremedi. 

Evans bulanıktı ama asıl Tejay şaşırttı...

BMC, bu haliyle, birkaç yıl öncesinin Manchester City'si yada bu senenin Monaco'su gibi, çok para harcayıp fazla bir başarı elde edemeyen futbol takımlarına benziyor. Andy Rihs parasını istediği gibi saçabilir elbette, benim tavsiyeme ihtiyacı yok. Lakin takımda bir hedef eksikliği olduğu gözüküyor. John Lelangue'ın kovulmasına şaşırmamak gerek. Önemli olan yerine kimin geleceği ve BMC'nin nasıl bir takımla yoluna devam edeceği. Andy Rihs'ın elinden purosunu alıp küllükte sertçe söndürürken "Herr Rihs, was machen Sie allahaşkına?"diye kestirip atıyorum.  


Son mansiyonu sayın eşime ve kendime veriyorum. Kasım'da planladık, Temmuz'da gerçekleştirdik. Türk gibi başladık, İngiliz gibi bitirdik yeminlen. Programımız hiç aksamadı. Bütün etapları seyrettik. Karga sekmez, keçi geçmez virajlı yollardan, gece yarısı kafalar binbeşyüz (abart!) dönmeyi becerdik. Her akşam muntazaman içki içtik ama otele dönüp blogumuzu da yazdık. Fransız navigasyon aletine rağmen bir kere bile kaybolmadık. Akreditasyon kartlarını alamadığımızda kavga etmedik (program aksadı evet ama olur o kadar), güzel restoranlarda yemekler yedik. Yalnızca, son sabah, kiralık arabayı bırakacak park girişini bulamadık. Bizim gibi havaalanı parkını dolanıp duran bir salak daha vardı. Baktık ki adam İngiliz, sevindik. Standartı tutturmuşuz...   


11 Eylül 2013 Çarşamba

Sarhoş Atlar Zamanı - Fransa Turu Parantezinde

(Mixcloud'u sazanın biri şikayet etmiş ve mahkeme de yasaklamış. Google Public DNS ayarlarıyla dinlenebiliyor)



Akif Burak Atlar, genç bir şehir planlamacısı, besteci, gitarist, radyo programcısı ve bisiklet yarışları tutkunu. İki yılı aşkın bir süredir, Açık Radyo 94.9'da pazar akşamları 21:00'de "Sarhoş Atlar Zamanı (S.A.Z.)" adlı bir müzik programını hazırlıyor ve canlı olarak sunuyor. "Konu Parantezinde Rock" vurgusu uyarınca, her program belli bir tema etrafında kurgulanıyor, şarkılar da ona göre seçiliyor.  

Akif, 2012 Fransa Bisiklet Turu sürerken benimle temasa geçti ve yarışın bittiği akşamki programına konuk olmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Elbette hemen kabul ettim, çünkü bazen duvarlarla bile bisiklet yarışı konuşuyorum. Kendi iradesiyle bunu talep eden bir kurban bulmuşum, hiç kaçırır mıyım?

Akif Burak Atlar ile TdF 2012'nin bittiği akşam (22 Temmuz 2012) buluştuk. Birbirimizle önceden hiçbir tanışıklığımız olmamasına karşın ikimizin de hoşuna giden bir program yaptık. Seçilen şarkılar Tour de France temalıydı. Bir saatlik programın kaydını aşağıda bulabilirsiniz:

S.A.Z. #65 (Fransa Turu parantezinde)



S.A.Z. #65 - Akif Burak Atlar ve SG


Akif, bu sene de Fransa Turu'nun son haftası aradı. Tabii programa yine katıldım. Ama bu yıl, Fransa Turu son etabı akşam koşuluyordu ve S.A.Z bizim Eurosport naklen yayınıyla çakıştığından, bir hafta sonra (28 Temmuz) buluştuk, söyleştik. Önden birer bira parlattığımızdan mı, yoksa geçen bir sene içinde karşılıklı sempatimiz arttığından mı bilemem, ikinci program (yani S.A.Z #117) sanki daha samimi geçti. Onun da kaydı aşağıda (yaklaşık 1 saat):

S.A.Z. #117 (yine Fransa Turu parantezinde)


Yazılarımdan "Böğğ!" gelenleri biraz da sesimle baymak için, Akif'in izni, Açık Radyo'nın kavliyle kayıtları bizim bloga da koymuş oldum. 


Fransa Turu parantezinde S.A.Z. #117 




Akif Burak Atlar'a ve Açık Radyo'ya nezaketlerinden dolayı teşekkür ederim.